İyisiyle kötüyüsüyle 2 senedir İstanbulda yaşıyorum. Her türlü duyguyu tattıran bu şehrin havasını daha ne kadar içime çekeceğim bilmiyorum. Kimi zaman uyandığım hafif bir tebessüm, kimi zaman uyandığımda ise sanki bütün sıkıntıların birden üstüme çullandığı düşüncesiyle doluveriyorum.
Herşeyden önce bazı olaylar neticesinde kimi insanların hayatımda ne kadar yer kapladığını, kimilerinin aslında önemsiz isimler olduğunu anlıyorum. Mesela ailemden uzak olduğum bu 2 sene içerisinde aslında onlara ne kadar muhtaç olduğumu anladım.
Diğer yandan aslında dostum, arkadaşım, can kardeşim, kan kardeşim vs. şeklinde devam eden silsilenin büyük bir çoğunluğunun menfaat ilişkisi içerisinde olan isim listesinden farksız olduğunu geç de olsa farkettim. Ancak bunları farkedince insanda tarifsiz bir burukluk, sanki bütün dünya başına yıkılmışcasına yalnızlık ve bitkinlik oluşuyor.
Ancak şunu iyi biliyorum. Ne olursa olsun, iyisiyle kötüsüyle bir ömür geçiyor. Kötü ve üzücü şeylerin üstesinden gelmeyi bilmeliyim. Her türlü sıkıntıya ve soruna karşı dik durmalıyım. Dik durmalıyım ki, yenileri ya da aynı vakit içerisinde başkaları geldiğinde tökezleyip kalmayayım.
Hayatımın bana bir hediye olduğunu bilmeliyim. Bilmeliyim ki, hediye olarak verilen bu hayatı en iyi şekilde yaşamalıyım. Sıkıntılarla başetmeyi bilmeliyim. Bilmeliyim ki, üstesinden gelinen her sıkıntı tecrübedir düşüncesince tecrübelerim artmalı.
Herşeyden önce yaşamayı bilmeliyim. Bilmeliyim ki, bilmek zorunda olduğum herşeyi severek ve sıkılmadan hayatıma uygulayayım. Yaşamak zorundayım dememeliyim, yaşamayı seviyorum demeliyim. Yaşamaktan haz alıyorum demeliyim. Her türlü sıkıntıya karşı yaşamaktan mutlu oluyorum, bir dakika daha ömrüm uzun olsa o bir dakikayı en iyi şekilde geçirmeliyim.
Yaşamak zorundayım, ama bu zorundalık zorunlu değil. Ben istediğim için, ben arzu ettiğim için, ben dilediğim için…
Not: Yazı melankolik bir durum içerisinde yazıldığı için imla hataları olabilir.(: